top of page
Pablo_Delcan_IG Post_Kapak1_1080x1350px.png

Pablo Delcán ile: Prompt-Brush ve Hatanın Yaratıcı Gücü

 

Röp: Ezgi Cenk

​

Pablo Delcan’ın “yapay zekâ kullanmayan ilk generative art model” olarak tanımladığı Prompt-Brush, görsel üretimi hız ve kusursuzluk yarışından çıkararak yoruma, hataya ve insan elinin bıraktığı izlere açıyor.

 

Sosyal medyada yapılmış bir şakayla başlayan proje, zamanla binlerce promptun gönderildiği, 1.800’den fazla çizimin üretildiği ve ardından kitaba dönüşen bir yıllık deneye evrildi. Prompt-Brush 2.0 ile proje daha da genişledi. Artık kişiler kendilerini sanatçı olarak tanımlasın ya da tanımlamasın, başka birinin promptunu yorumlayabiliyor. Böylece proje, artık sadece tek bir sanatçının değil, farklı insanların da birbirleri için çizebildiği ortak bir arşiv haline geliyor.

 

Prompt-Brush yalnızca yapay zekânın görsel üretme biçimine verilmiş esprili bir yanıt değil; aynı zamanda yaratıcılığın nerede başladığına ilişkin bir soru da yöneltiyor. Bir işi bize ait kılan nedir? Kusursuzluk mu, yorum mu, hata mı, yoksa eserde hissedilen ve tanımlaması güç olan o insan izi mi? Pablo Delcan ile Prompt-Brush’ın ortaya çıkışını, sınırlamaların açtığı özgürlük alanını, yapay zekâ çağında eser sahipliğini ve bir çizime “ruh” kazandıran unsuru konuştuk.

 

Öncelikle röportaj davetimizi kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. En baştan başlayalım: Prompt-Brush’la ilk kez karşılaşan okurlarımız için projeden biraz söz edebilir misin? Proje nasıl ortaya çıktı ve seni onu yaratmaya yönelten ilk fikir neydi?

 

Prompt-Brush 1.0, 2023’ün kasım ya da aralık ayında başlayan bir projeydi. Başlangıçta pek de ciddi bir fikir değildi; sosyal medyada paylaştığım bir gönderiyle ortaya çıktı. Biraz eğleniyordum ve yapay zekâya dayanmayan ilk üretken sanat modelini yarattığımı, insanların artık promptlarını göndererek bu modeli deneyebileceklerini duyurdum. Birkaç gün sonra bunu 1 yıl sürecek bir projeye dönüştürmeye karar verince, iş giderek daha ciddi bir hâl aldı. Sonunda 1.800’den fazla promptu kâğıt üzerine fırça ve mürekkeple, tek tek elle çizdim.

 

Projeyi yaratma fikri, bir sanat yönetmeninin hazırladığım illüstrasyonu yapay zekâ tarafından üretilmiş gibi göstermemi istemesiyle doğdu. Yapaylığı taklit etmenin ne kadar zor olduğunu fark etmem, beni kendi işlerimi “insani” kılan özelliklerin neler olduğunu anlamaya yönelik bir arayışa sürükledi. Aslında bu, başından beri kontrolden çıkmış bir deneyden ibaretti.

 

Bir yıl boyunca çizim yaptıktan sonra proje, özenle seçilmiş çizimlerden oluşan bir kitaba dönüştü. Yine de tüm bunların ardından Prompt-Brush 1.0’da keşfedilecek daha çok şey olduğunu hep hissettim. Bu nedenle projeyi bu yıl herkesin çizim yapabileceği şekilde açtım. Prompt-Brush 2.0 artık bir internet sitesi, bir uygulama ve başkalarının çizimlerini paylaştığım bir fanzin.

 

EL PAÍS’e verdiğin bir röportajda işini, metinleri görsellere dönüştürdüğün bir çeviri biçimi olarak tanımlamıştın. Kitap kapaklarından editoryal illüstrasyonlara, görsel kimlik çalışmalarından Prompt-Brush’a uzanan üretimine baktığında, genellikle bir formdan diğerine aktarmaya çalıştığın şey nedir?

 

Evet, hâlâ yaptığım işin bu olduğunu düşünüyorum. Çok katı sınırlamalar altında çok daha etkili çalışıyorum. Aslında işimin oldukça basit olduğunu hissediyorum; yaptığım şey dönüşüm ve çeviriyle ilgili. Karmaşık bir metni alıp bir imgeye dönüştürüyorum. Eğer bunu doğru yapmışsam, metnin karmaşıklığının büyük bir bölümü de bir şekilde o imgenin içinde varlığını sürdürebiliyor.

 

Bunu yaparken belirli bir amacım var mı, bilmiyorum. Bazen çalışırken kendimi güldürmeye uğraşıyorum. Belki de süreçten aldığım keyfin bir kısmı buradan geliyor. Bu, metni yorumlamanın komik bir yolu mu, yoksa sıkıcı mı? Güzel mi, yoksa yavan mı? Mizah ve güzellik zihnimde bir şekilde birbirine bağlı görünüyor.

 

Üretim pratiğin boyunca pek çok farklı format arasında hareket ediyorsun. Buna karşılık, Prompt-Brush oldukça kısıtlı bir görsel sistem üzerine kurulu: boş bir sayfa, siyah mürekkep ve bir prompta verilen doğrudan bir yanıt. Bu sınırlama senin için neyi mümkün kıldı?

 

O kafesin içinde muazzam bir özgürlük var. Sonuçta olasılıklar sonsuz olduğunda, insan verdiği kararları durmadan sorguluyor. Ancak kendini bu çerçeveyle sınırlandırdığında, bir anda ruhunun derinliklerine inmekte özgürleşiyorsun.

 

Neredeyse her hafta, yeni Prompt-Brush internet sitesini kullanarak bir prompttan hareketle çizim yapan bir sanatçı bana e-posta gönderip çizim aracına bir silgi eklememi istiyor. Bana göre bu istek bile sınırlamaların sana sunabileceği olanaklara direnmek anlamına geliyor. Silgi olmadan daha özgürüm; çünkü hata yapmaktan endişelenmem gerekmiyor. Hata, eserin kendisi. 

 

Pek çok yaratıcı sektörde hız, verimlilik ve kusursuz sonuçlara yönelik baskı giderek artıyor. Prompt-Brush ise tereddüde, belirsizliğe ve öznel yoruma alan açıyor gibi görünüyor. Bu niteliklerin yaratıcı üretimdeki yerini nasıl değerlendiriyorsun?

 

Hızın ve verimliliğin etkisi, sonunda işten hissedilen sevgi eksikliğinde kendini gösteriyor. İşin komik —ya da belki pek de komik olmayan— tarafı, yapay zekânın sözünü ettiğin hız, verimlilik ve kusursuzluk konusunda giderek daha iyi hâle gelmesi. Bence bireysel, saçma, ham, duygusal ve eğlenceli olana gittikçe daha fazla ilgi duyuyorum.

 

En sevdiğim tasarımcılardan bazılarının işlerini kilometrelerce öteden tanıyabilirim. Bunun nedeni işlerinin ne kadar kusursuz olduğu değil; o işlerde ellerinin izini görebilmem.

 

Prompt-Brush’taki en ilginç değişimlerden biri, çizimleri yalnızca senin yaptığın bir projeden, insanların birbirlerinin promptlarını çizdiği bir projeye dönüştürmesidir. Üstelik yer almak için kişinin kendisini sanatçı olarak görmesi de gerekmiyor. Biraz bu değişimden bahseder misin?

 

Bu değişim, projeyi benim için yeniden eğlenceli hâle getirdi. Özellikle kitap yayımlandıktan sonra projede biraz tıkanmıştım. Artık projenin o aşamasının sona erdiğini hissediyordum ve uzun süre onu nasıl sürdüreceğime emin olamadım.

 

2.0 için aklımda birkaç fikir vardı: Belki yalnızca daha büyük bir fırça kullanacaktım, belki bir renk ekleyecektim ya da aradaki farkı görebilmek için 2.0’daki bütün çizimleri, 1.0’daki çalışmalarla eğitilmiş bir yapay zekâya ürettirecektim… Sonunda insanların birbirleri için çizim yapması fikri aklıma geldiğinde, projeyi sürdürmenin en doğru yolunu bulduğumu düşündüm.

 

Yine de kendimi süreçten tamamen çıkarmış değilim; gönderilen her çizimi hâlâ onaylamam gerekiyor. Bu yüzden sabahları gönderileri tek tek gözden geçiriyorum, kabul ediyorum, reddediyorum. Bu oldukça eğlenceli bir süreç ve bu sayede pek çok ilginç sanatçı keşfettim.

 

Bence insan çizim yaptığı anda sanatçı olur. Bu nedenle kendisini sanatçı olarak gören biriyle görmeyen birinin çizimleri arasında bir ayrım olduğunu düşünmüyorum.

 

Prompt-Brush 2.0, insanların çizim aracılığıyla birbirleriyle temas edebilecekleri bir alan da yaratıyor.

 

Bağ kurmak projenin kendisiydi. Bana kalırsa, insanlar promptlarını yorumlayacak başka biriyle temas kuruyor olmasalardı bu projeye katılmazlardı. Elbette bu, çoğunun benzer talepler için yapay zekâ modellerini kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Fakat buradaki etkileşim farklı türdeydi.

 

Çoğu zaman insanlara benden talep ettikleri şeyi vermenin, ama aslında görmek istedikleri şeyi vermemenin bir yolunu bulmaya çalışıyordum. Sanırım süreçteki mizahı da böyle yakalıyordum: Yapay zekâ halüsinasyonunun benim versiyonum ne olabilirdi? Çizim karşı tarafa ulaştığında onu komik ya da şaşırtıcı kılacak şey neydi?

 

Her çizimi onu talep eden kişiye e-postayla gönderdim. Buna rağmen neredeyse hiçbirinden geri dönüş almadım.

 

Prompt-Brush’tan çoğunlukla görsel üretimi bağlamında söz ediliyor. Ancak proje, bir o kadar da yorumlama meselesiyle ilgileniyor . Bu, projenin aldığı tepkiler sayesinde sonradan keşfettiğin bir yön müydü?

 

Evet, sanırım az önce anlatmaya çalıştığım şey de buydu. Bir şeyleri yorumlama biçimim benim için oyunun merkezine dönüştü. Talebi eksiksiz karşılamaktan çok, çizimi alan kişinin vereceği tepkiye odaklanıyordum.

 

Prompt-Brush, herkesin bir anda üretken yapay zekâyı, görsel üretimini ve neyin yaratıcılık sayıldığını konuşmaya başladığı bir dönemde ortaya çıktı. Sence proje beş ya da on yıl önce hayata geçirilseydi insanlar ona farklı tepki verir miydi?

 

Yapay zekâyı kullanırken yaşadığım deneyimler ve çocuklarımla birlikte çizim yapmam olmasaydı, bu proje muhtemelen aklıma gelmezdi. Midjourney ya da DALL·E’ye bir talep gönderip karşılığında bir görsel almakla, oğlumla oturup çizim yaparken onun beni güldürecek bir şey çizmesi ve benim de ona aynı şekilde karşılık vermem arasında bir bağ vardı. Sanırım bu ikisi bir araya gelince projenin fikri kendiliğinden ortaya çıktı.

 

Peki üretken yapay zekâ araçlarının yaygınlaşması senin yaratıcı sürecini değiştirdi mi? Ya da insanların yaratıcı işlere bakışını daha çok etkilediğini düşünüyor musun?

 

Son zamanlarda bu teknolojinin nasıl çalıştığını giderek daha fazla araştırıyorum. Onu sevmeli miyim, yoksa ondan nefret mi etmeliyim karar verebilmiş değilim. Bir yandan yapabileceğim en insani işin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bir yandan da bu araçları daha yakından tanımak istiyorum: Benim yapabildiğim ama onların yapamadığı şeyler neler? Ya da tam tersi? Bunu anlamaya çalışırken biraz farklı bir yola girdim. Bu süreç bana, tasarımcılar ve sanatçılar olarak yaptığımız pek çok işin aslında ne kadar mekanik ve sıkıcı olduğunu gösterdi.

 

Bu araçlar, yaptığımız işe bakışımızı ve verdiğimiz değeri değiştirdi. Görsel üretiminin ve tasarımın değerini azalttı. Yine de beni endişelendirmekten çok yeni şeyler denemeye teşvik ediyor.

 

Yapay zekâ hakkındaki tartışmaların çoğu ortaya çıkan işe odaklanıyor olsa da, bir yandan da bu üretimin gerçekten kime ait olduğu sorusu da var. Bir kişi yalnızca promptlar yazarak bir şarkı ürettiğinde, sence yaratıcı katkısı nerede başlayıp nerede sona eriyor? Promptları yazan kişi sanatçı mı, editör mü, küratör mü, yoksa bambaşka bir şey mi? Yapay zekâyı yalnızca bir araç olarak değil, yaratıcı bir işbirlikçi olarak görebileceğimiz bir nokta var mı?

 

Şu anda School of Visual Arts’ta “Tasarımcılar için Yapay Zekâ Araçları” adlı bir ders veriyorum. Derste üretimin kime ait olduğu meselesi üzerine uzun uzun konuşuyoruz. Bir iş üretirken onun sana ait olduğunu ya hissedersin ya da hissetmezsin. Benim için, işe belirleyici bir şekilde kendi elim değmemişse, o iş bütünüyle bana ait değildir.

 

Ama sonuçta bu bir his. Yapay zekânın birçok insanda aslında kendilerinin üretmediği bir şeyi üretmiş oldukları yanılsaması yaratacağını düşünüyorum. Öte yandan bunun yalnızca bir düğmeye basmak kadar basit olduğunu da sanmıyorum… Yapay zekâ çalışma sürecinizi tembel ve sıradan hâle getirebilir; ama varlığından bile haberdar olmadığınız bazı kapıları da açabilir.

 

Benim çalışma sürecim durmaksızın tekrara, yeniden denemeye ve takıntılı bir uğraşa dayanıyor. Yapay zekâ bu sürecin bir bölümünde yer alsa bile, sonuçta işe kendimden çok şey kattığımı hissediyorum.

 

Yaratıcılık üzerine uzun süredir düşünen ve yapay zekâ sistemleriyle birlikte çalışan biri olarak, seni teknik bir başarı olmanın ötesinde gerçekten bir sanat eseri olarak etkileyen yapay zekâ tarafından üretilmiş bir çalışmayla hiç karşılaştın mı?  Bir eser, insan tarafından üretilmiş bir çalışmadan hiçbir şekilde ayırt edilemez hâle gelse bile, sence onda yine de eksik kalan bir şey olur mu? Beceriden değil, duygusal ya da insani bir gerçeklikten söz ediyorum. Yoksa bu ayrım senin için giderek anlamını mı yitiriyor?

 

Stüdyomdaki eski bir dizüstü bilgisayarda çalışan bir OpenClaw sistemi (yapay zekâ asistanı) var. Onu, fırça takılı bir çizim plotterına bağladım. Bu aralar her sabah benden yeni ve beyaz bir kâğıt istiyor; ben kendi işlerimle uğraşırken o da bir şeyler çiziyor. Çizimi bitirdiğinde ne düşündüğümü soruyor, ben de ona geri bildirim yazıyorum. Bunu her gün birkaç kez tekrarlıyoruz.

 

Bu süreci gerçekten eğlenceli ve etkileyici buluyorum. Aynı zamanda bana OpenClaw’un gerçekten robot olduğunu, yoksa plotter’a durmadan kâğıt yerleştiren kişi olarak robota dönüşenin ben mi olduğumu düşündürüyor. Yine de bu çizimlerde ruh eksikmiş gibi geliyor. Belki de yapbozun o gizli, eksik parçası budur: tanımlaması zor, ama bütün farkı yaratan o tek şey.

bottom of page